18 Aralık 2009 Cuma

Srtatejik Derinlik (2008 sonu yazıldı)

AKP hükümetinin dış politika danışmanı Ahmet Davutoğlu’nun yeni kabinede Dışişleri Bakanlığı’na getirilmesi ‘Yeni Osmanlıcılık’ kavramını yeniden gündeme taşıdı. Genellikle bu kavram hükümet yetkililerinin ve bizzat Davutoğlu’nun kullandığı bir kavram olmamakla birlikte onların da itiraz etmedikleri bir kavramdır. Ilımlı İslamcılık kavramının yarattığı gerilimleri ‘Yeni Osmanlıcılık’ kavramının da fazlasıyla arttıracağının düşünülüyor olması nedeniyle bu kavram pek kullanılmıyor. Bu kavram daha çok AKP hükümetinin dış politik vizyonuna hayranlık duyan liberal kesimler tarafından önemseniyor ve kullanılıyor.

‘Yeni Osmanlıcılık’ kavramı yeni bir kavram da değil. Özellikle Özal ile başlayan süreçte Türk dış politikasındaki değişikliği ifade etmek için kullanıldı. Bu kavramın merkezinde emperyal bir vizyon ve niyet vardı. 90’lı yılların başında soğuk savaş sonrası dönemin ortaya çıkardığı konjonktürde bu emperyal vizyon ve niyet Özal’ın deyimiyle “Adriyatikten Çin Seddine” kadar olan bölgede bir hegemonya oluşturma hedefini içeriyordu. Bu politikaların o dönemin koşullarında pek başarılı olamadığı görüldü. Fakat Özal’da cisimleşen bu vizyon ve niyet Türkiye egemen kesimleri ve büyük sermaye açısından vazgeçilen bir niyet olmadı.

AKP’nin 2002’de hükümet olmasıyla bu kavram yine tedavüle sokuldu. Özellikle Ahmet Davutoğlu Türkiye sermayesinin de hevesini kışkırtan bu emparyal vizyona çok önemli kavramsal yenilikler ve fikri derinlik kattı. “Merkez ülke”, “çok boyutlu-çok kulvarlı politika”, “kriz odaklı değil vizyon odaklı politika”, “oynak merkezli politika” gibi…Davutoğlu’nun stratejik derinlik kitabı ise bu siyasetin fikri ve kavramsal çerçevesini işliyordu.

“Yeni Osmanlıcılık” Türkiye egemen sınıflarının bir bölgesel güç olma stratejisidir. Başlangıçta Ordunun bu politikaya bir direnci olsa bile, bu direncin ortadan kalktığını bu stratejinin ordu, büyük sermaye ve hükümetinin ortak stratejisi haline geldiğini söylemek mümkündür. Türkiye egemen kesimleri tek kutuplu dünyanın sona ermekte olduğu çok kutuplu dünyanın geliştiği böyle tarihsel bir dönemde emperyalist güçler arasındaki çelişki ve dengelerden de yararlanarak bu stratejinin gerçekleşebileceğine inanıyorlar. İddia edilenin tersine bu strateji ABD’ye rağmen değil bizzat onun onayıyla yürüyen bir strateji olarak yürürlüktedir. Obama’nın Türkiye ziyaretinde ortaya koyduğu “model ortaklık” kavramı bu onayın bir göstergesidir. ABD emperyalizmi özellikle Ortadoğu’yu görece kendi rolünü oynayabilen bir partnerle şekillendirebileceğinin farkında. Tayyip’in Davos çıkışı, Hamas, Hizbullah ve Suriye ilişkileri bu rolün bir gereği. Fakat burada bir rolden söz edilirken bunu ABD emperyalizmi emrediyor, Türkiye yapıyor basitliğinde ele almak doğru değildir. “Model ortaklık” aynı zamanda çelişkili-çatışmalı bir ortaklığı içeriyor. Türkiye egemenleri esas olarak ABD çıpasına bağlı (AB değil) Çin-Rusya-İran ve AB’yi hesap eden çok yönlü bir siyaset izliyor. Ahmet Davutoğlu’nun Obama seçildikten sonra ABD’ye yaptığı ziyarette ifade ettiği üzere “Obama ile Türkiye’nin dış politika tercihleri ve öncelikleri tamamen örtüşmektedir”.

Davutoğlu’nun ‘Yeni Osmanlıcılık’, bölgesel güç olma stratejisinde öne çıkan öğeler tarih ve coğrafyadır. “Stratejik derinlik” tarihi ve coğrafi bir derinliktir. Jeostrateji ve kimlik iç içedir. Davutoğlu bunu “Türkiye’nin kendi tarihi ve coğrafi kimliğine geri dönmesi” olarak ela alır. Bu kimlik yalnızca İslami bir kimlik de değildir. Aynı zamanda Türk kimliğidir de. Bu yüzden coğrafi derinlik yalnızca Osmanlı’nın hükmettiği ümmet coğrafyasını değil aynı zamanda Türk kimliğinin de etkin olduğu coğrafyayı (Orta Asya’yı) içerir. Bu yüzden bu stratejinin özü Türk-İslam sentezidir. Özal Sovyetler Birliği’nin dağıldığı konjonktürde bağımsızlıklarına kavuşan Türki cumhuriyetler üzerinde bir hegemonya geliştirmek için bu sentezin Türklük boyutunu öne çıkartırken; AKP hükümeti özellikle 2001 Eylül’ünde İkiz Kulelerinin vurulması ile başlayan “medeniyetler çatışmasında” petrol ve pazar kavgasının derinleştiği Ortadoğu coğrafyasında emperyalizme bağımlı bir bölgesel güç olma politikasında esas olarak bu sentezin Müslüman-İslam boyutunu öne aldı. Ama bu Müslüman kimlik de Türk milliyetçiliğini içeren Türk Müslümanlığıdır. Ve ümmetin çıkarlarını değil esas olarak Türk milli menfaatlerini Ortadoğu’da korumayı hedefler.

“Yeni Osmanlıcılık” stratejisi Türkiye’nin Ortadoğu’ya tarihsel, politik olarak yeniden dönüşüdür. Çünkü ‘Yeni Osmanlıcı’ ideologlara göre, “Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra Türkiye sırtını Ortadoğu’ya dönmüştür” bu strateji ile Türkiye Ortadoğu’ya yüzünü dönmüş oluyor. Türkiye’nin Ortadoğu’ya yüzünü döndüren gelişmeler bilindiği üzere Birinci Körfez savaşı ile başlayan, İkiz Kulelerin vurulması ile Afganistan işgaline dönüşen ve İkinci Körfez savaşı ile birlikte Saddam’ın yıkılması ile sona eren gelişmelerdir. Bu türden gelişmeler emperyalist çevrelerde “Müslüman toplumların demokrasiyi benimseyip benimsemeyecekleri” sorusunu ortaya koydu. Kuşkusuz burada kullanılan demokrasi kavramı sömürgeci siyasetin geliştirilmesi için kullanılan bir aksesuardı. Esas olan bölgenin petrol bölgesi aynı zamanda derinleştirilebilecek bir pazar olması gerçeğiydi. Demokrasi ile İslamın bir arada yaşayabileceğini göstermek gerekiyordu bunu yapacak olan ülke yeşil kuşak stratejisi ile İslami muhafazakar özelliği daha da arttırılmış ama Batılı değerlere sahip olarak Türkiye ve Türkiye içinde de İslami bir geçmişe sahip olan Tayyip ve AKP’ydi. Genişletilmiş Ortadoğu Projesi ve buna paralel Ilımlı İslamcılık siyaseti gündeme getirildi. Gül’ün deyimiyle, “İnsanların medeniyetler çatışmasından söz ettikleri bir zamanda Türkiye, medeniyetler arasında doğal bir köprüdür. Bütün yapmaya çalıştığımız sahip olduğumuz pozisyonu İslam ile Batıyı birbirine yakınlaştırmaktır.” Gelinen aşamada G.Fuller’in alkışladığı Ilımlı İslamcı bir ülke doğdu. “Ilımlı İslami bir çizgiyi siyasi düzeye başarılı bir şekilde entegre etmiş ilk Müslüman ülke Türkiye’dir”.

Obama’nın Ankara’ya geldiğinde Ilımlı İslam kavramını neden kullanmadığı açıktır. Çünkü artık Türkiye Ilımlı İslami bir ülkedir, verilen ayar yeterlidir. Ilımlı İslam, kimi laiklerin anladığı gibi şeriatçılığın getirilmesi değildir. Radikal İslamcı ve radikal laik kesimlerin törpülenmesidir. 28 Şubat ve beraberinde AKP-ABD operasyonları hem radikal İslamcıları hem de radikal laikleri ılımlı bir eksene çekmiştir. Şimdi Obama’nın deyimiyle Türkiye “Doğu ile Batı’nın birbirinden ayrıldığı yer değil bir araya geldikleri yerdir”. Bu yeni dönemde AKP için “Yeni Osmanlıcılık” İslam ülkelerinin küresel arenada lideri olmaktır. Çünkü, “küresel sistemin işleyişinde İslam dünyasının katılım payı yok denecek kadar azdır”. Bugün İslam ülkelerinin yüz yıl önceki gibi siyasi bir merkezi yoktur. AKP tarafından şimdi görülen Müslüman dünyaya lider olacak bir ülkenin ancak Batı ve AB nezdinde ağırlığını arttıracağı gerçeğidir. Fakat İran’ın bu konuda rakip bir ülke olduğu ortadadır.

“Yeni Osmanlıcılığın” gereği iç siyasette özellikle piyasacı-muhafazakar politikalar buna paralel milliyetçi politikalar derinleştirilecektir. “Yeni Osmanlıcılığın” dayandığı güç esas olarak “yumuşak güç” (ekonomi, kültür vb. ifade edilmeye çalışılsa da) bu gücün maceracı yayılmacı askeri bir güce doğru evrildiğini görmek gereklidir. O yüzden emperyalizme karşı yürütülecek mücadele aynı zamanda egemenlerin Türkiye’yi sürükleyecekleri bu yayılmacı militarist siyasetlere karşı da mücadele olduğudur.











Son dönemlerde “Yeni osmanlıcılık” kavramını sıkca duyar olduk. AKP’nin her yeni icraatında osmanlıya dönük öykünmelerine şahit olurken, sıradan vatandaşın zihninde bile bu imge ete kemiğe bürünerek başbakanı "Son osmanlı padişahı 1.Recep Tayip Erdoğan" pankartıyla karşılanmasını hep birlikte tanık olduk. Osmanlıcılık kavranımı ilk olarak Türkiyenin dış politikasında bir perspektik olarak ele alınmasını öneren Ahmet Davutoğlu oldu. “Stratejik Derinlik” ve Türkiye'nin Uluslararası Konumu adlı kitabın yazarı Prof.Dr. Ahmet Davutoğlu, soğuk savaş sonrası dünyadaki uluslararası sistemi incelemekte ve bu anlamda Türkiye'nin konumunu yeniden tanımlamaktaydı. Türkiye’nin üzerinde yükseldiği temelleri iyi kavramak gerektiğini ileri süren Davutoğlu ; Türkiye’nin Osmanlı mirasıyla ilişkilerine dikkat çekmekte ve medeniyet havzasının yattığı balkanlar - anadolu - ortadoğu - kuzey afrika - batı asya bölgeleriyle tarihi ve organik bağlarının yüklediği sorumluluklar içerisinde bir gelecek kurgulamaız gerekir diyordu. Yani bir biçimde Osmanlı’nın egemen olduğu bütün topraklarda bıraktığı izleri takip ederek bu topraklarda yeni bir hegemonya kurmanın mümkün olduğunu söylüyor du bize. Bu durumun nsıl mümkün olacağına değinmeden önce kitabın üç ana başlığından bahsedersek:
1. Tarihsel ve kavramsal çerçeve : Siyasi/kültürel miras ve Türkiye'nin üzerine oturduğu tarihsel arkaplanın analizi ve buradan doğan potansiyel güç unsurları.
2. Teorik çerçeve : Kademeli strateji ve havza politikaları: ülke olarak ünsiyet sahibi olduğumuz coğrafi havzalar ve bunlarla temasımızın niteliği ve muhtemellerinin incelenmesi.
3. Uygulama alanları : Stratejik araçlar ve bölgesel politikalar. NATO, AB, İKÖ, D8 vb. uluslararası örgütlere dair yapı analizleri, bu kurumlarda Türkiye'nin yeri ve oynadığı rollerin tespitinin ardından, Türkiye'nin 1.kısımda bahsi olunan mirası ve 2.kısımda belirtilen havzalarla olan aktüel ilişkisine binaen soğuk savaş sonrası dönemde takınması gereken kuşatıcı tavrı inşa eder.

Soğuk savaş koşullarında Emperyalizm Türkiye'ye "mihver" devlet misyonu veriyordu. Türkiye ise bu misyonuna ek olarak doğu ile batı arasında ekonomik, kültürel, siyasi anlamıyla "köprü olma" iddiası yüklüyordu. Yeni dış politika teorisyenine ve çiçeği burnunda Dışişleri Bakanı'na bakarsak bunların artık hiç bir hükmünün kalmadığını söylüyor. Türkiye'nin yeni konumunu belirlerken "biz “istisnai” bir ülkeyiz." kavramıyla yeni bir tanımlama yapıyor. "Her şeyden önce bizim imparatorluk geçmişimiz, etrafımızda bıraktığımız silinmez izler ve tarihsel ve kültürel mirasımız nedeniyle "istisna" bir ülkeyiz" diyor.
Kendisiyle sınırlı düşünmenin zamanının çokdan geçtiğini, bölgedeki sorunlara kayıtsız kalmanın imkansız bir hal aldığını, kendi çıkarlarımızla kapitalist-emperyalist çıkarların pekala örtüşebileceğini ve bu durumu bütün yönleriyle ele almamız gerektiğini söylüyor.
Yeni Osmanlıcılık eğilimleri ulusalcılarla islamcıları da birleştiriyor . Bu çelişkili görülsede bölgede ki yayılma nüfus alanı oluşturma, gibi aç tavuğun rüyasında darı görmesi gibi ulusalcıları da islamcılarıda heyecanlandırıyor.Ulusalcılar ki, Osmanlı gibi ümmetçi bir yapılanmayla uzak-yakın bir ilişiği olmaması gerekirken akıllarına böylesi siyasal tercihlerin gelmesi, konunun önemini artırmaktadır."Türkiye artık kabına sığamıyor", bütün sorunlarını çözmüş bir ülke olarak komşularımıza da barışı ve güveni Osmanlı dönemindeki gibi getirmek istiyor.
"Türkiye jeostratejik mücadeleye ABD'nin yedeğinde ama bu ülkenin Türkiye'ye artan muhtaçlığını görerek ve buradan belirli bir özerklik alanı açarak girelim demek istiyor.Belirli bir eğilim adına konuşarak, egemen güçlerin saflarında bir süredir hüküm süren yönsüzlük duygusunu sona erdirmeyi amaçlıyor; Batıcılık/Avrasyacılık çekişmesinin tek yönlülüklerinin ötesinde emperyal bir vizyon teklif ediyor."

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder