Son liberal öfkeli hala…
Veli
Küçük’ten başlayıp Türkan Saylan’a uğrayan, oradan da Ahmet Şık’a uzanan
Ergenekon davasının Türkiye’yi demokratikleştireceğine inanan son 4 liberalden
biri olan Alper Görmüş, Taraf’taki köşesinde medyanın davaya bakışını konu
aldı. Sosyalist cenahı temsilen BirGün gazetesini seçen Görmüş, birkaç örnek
üzerinden gazetemizin Ergenekon’a dair yaklaşımını eleştirdi.
Ergenekon
soruşturması başladıktan sonra BirGün içinde farklı uçların ortaya çıktığından
söz açan Görmüş, 30 Haziran 2008 tarihli Editörden ve aynı dönemdeki Doğan
Tılıç ve Melih Pekdemir’in yazılarını eleştirirken, Ahmet Tulgar ve Mithat
Sancar’ın yazılarından da övgüyle söz etti.
Görmüş
özetle; BirGün’ün siviller ve askerler arasındaki mücadelede bağımsız tavır almasının
yanlış olduğunu, esas olanın askerlerin sivil hükümeti düşürmesine karşı
mücadele olması gerektiği değerlendirmesini yaptı.
AKP sermayesinin gazeteleri ve köşe yazarları
entelektüel enerjisini geçmiş devrimci hareketin çizgisini bugün de savunanlara
karşı kullanmak için her fırsatı değerlendirdiklerini biliyoruz. Sosyalistler
Ergenekon’a karşı çıkmıyor onu küçümsüyor hatta “yiyin birbirinizi” diyerek “
ilgisiz” kaldıklarını dile getiriyorlar. Taraf yazarı Alper Görmüş dün köesinde
uzun zaman önce yapılan bu tartışmaya tekrar geri dönerek tartışmayı sürdürmeye
çalışıyor. Bu konuda Birgün’ün siyasi duruşunu bilmeyen yoktur. Biz yazmaktan bıktık , ama yinede bir kez daha özetleyelim.
Bu ülkede bir askeri darbe yapmak isteyenler ve bunu
desteklemeye hazır belli bir kitle var mı? Yanıt, evet. Bu yönde girişimlerin
olduğu da zaten açığa çıktı. Sosyalistler, askeri bir
müdahalenin tarafı olabilirler mi? Yanıtı basit: Hayır! Bunun en güzel örneğini
12 Mart’ta, 12 Eylül’de, hatta 28 Şubat’ta görebilirsiniz. Bu sorunun yanıtını
uzağa gitmeden 12 Eylül askeri faşist cuntasına karşı şehirlerde dağlarda idam sehpalarında işkence
hanelerde direnen devrimcilerin mücadelesinde bulabilirsin. Yine yakın bir
tarih olan 28 Şubat sürecinde ise “Ne Rehah Yol Ne de Hazırol” diyerek
darbelere ve gerici muhafazakar iktidarlara karşı politik duruşumuzda
görebilirsiniz. Çünkü Sosyalistler, her şey bir yana, sadece yakın geçmişteki
kendi tarihsel deneyimlerinden de biliyorlar ki, Türkiye’de bir askeri darbe,
demokrasiden, insan haklarından, özgürlüklerden yana olan tüm kesimlere karşı
sindirme/yok etme politikası uygularken, emekçi sınıfların asgari hak ve
kazanımlarını da geri götürüyor. Dolayısıyla, sosyalistler açısından bir askeri
darbe ihtimaline karşı her şart altında karşı çıkmak dışında bir siyaset
ihtimali yoktur.
Nasıl ki, cumhuriyeti koruma iddiasındaki iktidar
kliğinin cumhuriyet dediği şey, demokrasiden soyutlanmış, giderek aşınan
iktidarlarını korumanın yegâne aracı olmaktan öte birşey ifade etmiyorsa,
demokrasi cephesinin merkezine yerleştirilen neoliberal islamcı AKP’nin de
demokrasi ile ilişkisinin sadece kendi siyasal anlayışına özgürlüğün ötesinde
bir vaat içermediğini artık iyi biliyoruz.
Dünyadaki ve bölgemizdeki gelişmeler karşısında,
geçmişteki hareket alanından yoksun olan bu kliğin kendi içinde de ayrışmalar,
farklı eğilimler ortaya çıktı. Bazı direnç odakları ‘eski güzel günlerdeki
gibi’ süngünün öne çıktığı bir hamlenin planını yaptılarsa da başta ABD olmak
üzere uluslararası emperyalist merkezlerden destek alamayacakları anlaşıldı ve
kendiliğinden sönümlenip yok oldular.
Kısacası “İşte
derin devlet!” diye önümüze sunulanların giderek bir dezenformasyona
dönüştüğüne dikkat çekip gerçekte derin devletin kamufle edildiğine dair
iddialarımızı dillendiriyoruz. Basına yansıyan fantastik iddialar ölçüsünde
olmasa bile, halen kodeste olanların birçoğunun ciddi komplolar peşinde olduğu,
hatta bunlardan bazılarının çok can yaktığı aşikâr. Ama bu süre içinde üzülerek
gördük ki “derin devlete” karşı
sürdürüldüğü iddia edilen operasyonların dönüp dolaşıp AKP ve Cemaate karşı
tavır alan muhalif unsurlara yöneldi.
O günlerden bugünlere pek çok şey değişti.
Ergenekon davasının hukuki değil, siyasi bir dava olduğu net verilerle ortaya
çıktı. Bu siyasi içeriğin AKP eliyle kurulan yeni rejim siyasetinin parçası
olduğu herkes tarafından anlaşılır hale geldi.
Sağdan sola tüm siyasi yelpazede ciddi dalgalanmalar ve duruş
farklılıkları ortaya çıkaran bu süreç, liberal safları da pek çok yönüyle
etkiledi. Derdinin yeni statükonun teorik kılıfını oluşturmak değil,
demokratikleşme olduğunu ileri sürenler Alper Görmüş gibi yeminlilerden ayrıştı.
KCK, Hopa, Odatv gibi davalar yanında AKP’nin siyasal İslamcı karakterinin,
emrindeki polis gücüyle birlikte geniş toplumsal kesimler açısından ciddi bir
tehdit oluşturması da buna dahil oldu. Referandumda ‘Yetmez Ama Evet’
diyenlerden, kandırıldık sesleri duyulmaya başlandı. ‘Demokratikleşmiyoruz,
tekelci ve otoriter bir devlet kuruluyor’ diyenleri Ergenekonculukla
suçlayanlar bile dönüp dolaşıp ‘galiba otoriterleşiyoruz’ noktasına geldi.
Bütün
bunlar olurken çizgisinden bir milim sapmayan ve ‘Türkiye’de özgürlük sorunu
yok, demokratikleşiyoruz’ hattında muavinlik yapmaya devam eden Alper Görmüş’ü
samimi olarak kutlamak gerekiyor. Demokratlık bir yana, Görmüş ve arkadaşları,
bunca sarsıcı gelişmenin içinde liberallik tanımlarını da alt üst etti, cıvık
ve göreli hale getirdi. Kendisini Siyasal İslamcı iktidarın anti demokratik
tarzının yarattığı hukuki-polisiye baskının silikleştirmesine adayan Görmüş,
zaman içerisinde kendisini çok iyi korudu.
Görmüş,
bütün bu dirayetini sağlarken daha önce ders verdiği bir alanda evrensel
gazetecilik tanımlarını da ezip bir kenara attı. Polis istihbaratıyla
haber-yorum yapan bir tarza hiçbir söz söylemeden, basılmadan toplatılmış
kitaplar hakkında karalama yazıları yazmayı kendisine hak gördü. Türkiye’de
yeni iktidar yapısı güçlendikçe başı daha fazla dönen Görmüş, bilinçli olarak
araştırmaya değil, namlusunu toplumsal-siyasal muhalefet eleştirisine doğrultarak
‘devlet gazeteciliğine’ terfi ettiğini herkese gösterdi.
Görmüş’e
bakarak Türkiye’de gazetecilikle ilgili inşa edilmek istenen biçimi
anlayabiliyoruz. Uzun tutukluluk sürelerine, iktidarın her fırsatta basına
yönelen tehditlerine, medya-sermaye ilişkisindeki çarpıklığa, yaşam tarzı
üzerinden nefret yayan gazete ve televizyonlara, bu gazetelerde çarşaf çarşaf
tutuklanacaklar listesi yayınlanmasına tek bir laf etmek yerine bu saçmalıkları
her gün inatla haykıran BirGün’e ‘sallamak’ olmuş gazetecilik. E bravo…
İçinde
olduğu rehavetin etkisiyle göremiyor olabilir ama hatırlatalım. Gazetecilik,
kendi durduğu pozisyona anlam kazandırmak için siyasi iktidarın hedef
ajandasındaki kesimlerin listesini hazırlamak değildir. Görmüş’ün elindeki silahın
namlusu, Hrant Dink cinayetinden sonra BirGün’e, Odatv davasından sonra Ahmet
Şık ve Nedim Şener’e, KCK davasından sonra Kürtlere dönüyorsa ortada bir
gazetecilik değil payandalık faaliyeti var demektir.
Ergenekon
soruşturması başlangıcında solda yaşanan fikri keşmekeş, bugün yerini daha
temiz bir iklime bıraktı. Bu süreçte iktidarın kulağına fısıldadıklarıyla
siyaset yapan sözde sol kesimlerin bugün düştükleri kuyu gittikçe daha da
derinleşiyor. Görmüş’ün öfkesi, dönüp dolaşıp sola saldırması da, siyasi
liberalizmin solu paralize etmesinin önüne set çekilmesinden kaynaklanıyor.
Kendilerini solda AKP politikalarına destek verecek bir zemin oluşturmak
üzerinden anlamlandırdılar. Deniz bitince, onlara da gerek kalmadı. Kariyer
planlamalarının bu gözlemler ışığında başka alanlara kaydırırlarsa bu piyasada
daha uzun süreli olabilirler.
Son
olarak Alper Görmüş’ün Mithat Sancar’dan
alıntıladığı bir yazıya atfen, Sosyalistlerin Ergenekon sürecine
bakışına yönelik “psikolojik izah”ı ise
ibretlik ifadelerle dolu. Ne diyelim. Gerçekten birileri çıkıp bu ülkenin
geçmiş karanlık tarihiyle ilgili cüretkar
bir hesaplaşma içine girmiş olsa ve biz Sosyalistler de oyuncağı elinden
alınmış çocuklar gibi “çaresizlik” ve “içten içe bir panik içinde” olmayı çok
isterdik. Oysa asıl paniği sanırım Alper Görmüş yaşıyor; çünkü artık “derin
devletle mücadele eden bir AKP” söylemine,
artık kimse inanmıyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder