31 Mart 2012 Cumartesi

Son liberal öfkeli hala…


Son liberal öfkeli hala…

Veli Küçük’ten başlayıp Türkan Saylan’a uğrayan, oradan da Ahmet Şık’a uzanan Ergenekon davasının Türkiye’yi demokratikleştireceğine inanan son 4 liberalden biri olan Alper Görmüş, Taraf’taki köşesinde medyanın davaya bakışını konu aldı. Sosyalist cenahı temsilen BirGün gazetesini seçen Görmüş, birkaç örnek üzerinden gazetemizin Ergenekon’a dair yaklaşımını eleştirdi.

Ergenekon soruşturması başladıktan sonra BirGün içinde farklı uçların ortaya çıktığından söz açan Görmüş, 30 Haziran 2008 tarihli Editörden ve aynı dönemdeki Doğan Tılıç ve Melih Pekdemir’in yazılarını eleştirirken, Ahmet Tulgar ve Mithat Sancar’ın yazılarından da övgüyle söz etti.

Görmüş özetle; BirGün’ün siviller ve askerler arasındaki mücadelede bağımsız tavır almasının yanlış olduğunu, esas olanın askerlerin sivil hükümeti düşürmesine karşı mücadele olması gerektiği değerlendirmesini yaptı.

AKP sermayesinin gazeteleri ve köşe yazarları entelektüel enerjisini geçmiş devrimci hareketin çizgisini bugün de savunanlara karşı kullanmak için her fırsatı değerlendirdiklerini biliyoruz. Sosyalistler Ergenekon’a karşı çıkmıyor onu küçümsüyor hatta “yiyin birbirinizi” diyerek “ ilgisiz” kaldıklarını dile getiriyorlar. Taraf yazarı Alper Görmüş dün köesinde uzun zaman önce yapılan bu tartışmaya tekrar geri dönerek tartışmayı sürdürmeye çalışıyor. Bu konuda Birgün’ün siyasi duruşunu bilmeyen yoktur. Biz yazmaktan bıktık , ama yinede bir kez daha özetleyelim.
Bu ülkede bir askeri darbe yapmak isteyenler ve bunu desteklemeye hazır belli bir kitle var mı? Yanıt, evet. Bu yönde girişimlerin olduğu da zaten açığa çıktı. Sosyalistler, askeri bir müdahalenin tarafı olabilirler mi? Yanıtı basit: Hayır! Bunun en güzel örneğini 12 Mart’ta, 12 Eylül’de, hatta 28 Şubat’ta görebilirsiniz. Bu sorunun yanıtını uzağa gitmeden 12 Eylül askeri faşist cuntasına karşı  şehirlerde dağlarda idam sehpalarında işkence hanelerde direnen devrimcilerin mücadelesinde bulabilirsin. Yine yakın bir tarih olan 28 Şubat sürecinde ise “Ne Rehah Yol Ne de Hazırol” diyerek darbelere ve gerici muhafazakar iktidarlara karşı politik duruşumuzda görebilirsiniz. Çünkü Sosyalistler, her şey bir yana, sadece yakın geçmişteki kendi tarihsel deneyimlerinden de biliyorlar ki, Türkiye’de bir askeri darbe, demokrasiden, insan haklarından, özgürlüklerden yana olan tüm kesimlere karşı sindirme/yok etme politikası uygularken, emekçi sınıfların asgari hak ve kazanımlarını da geri götürüyor. Dolayısıyla, sosyalistler açısından bir askeri darbe ihtimaline karşı her şart altında karşı çıkmak dışında bir siyaset ihtimali yoktur.
Nasıl ki, cumhuriyeti koruma iddiasındaki iktidar kliğinin cumhuriyet dediği şey, demokrasiden soyutlanmış, giderek aşınan iktidarlarını korumanın yegâne aracı olmaktan öte birşey ifade etmiyorsa, demokrasi cephesinin merkezine yerleştirilen neoliberal islamcı AKP’nin de demokrasi ile ilişkisinin sadece kendi siyasal anlayışına özgürlüğün ötesinde bir vaat içermediğini artık iyi biliyoruz.
Dünyadaki ve bölgemizdeki gelişmeler karşısında, geçmişteki hareket alanından yoksun olan bu kliğin kendi içinde de ayrışmalar, farklı eğilimler ortaya çıktı. Bazı direnç odakları ‘eski güzel günlerdeki gibi’ süngünün öne çıktığı bir hamlenin planını yaptılarsa da başta ABD olmak üzere uluslararası emperyalist merkezlerden destek alamayacakları anlaşıldı ve kendiliğinden sönümlenip yok oldular.
Kısacası  “İşte derin devlet!” diye önümüze sunulanların giderek bir dezenformasyona dönüştüğüne dikkat çekip gerçekte derin devletin kamufle edildiğine dair iddialarımızı dillendiriyoruz. Basına yansıyan fantastik iddialar ölçüsünde olmasa bile, halen kodeste olanların birçoğunun ciddi komplolar peşinde olduğu, hatta bunlardan bazılarının çok can yaktığı aşikâr. Ama bu süre içinde üzülerek  gördük ki “derin devlete” karşı sürdürüldüğü iddia edilen operasyonların dönüp dolaşıp AKP ve Cemaate karşı tavır alan muhalif unsurlara yöneldi.

 O günlerden bugünlere pek çok şey değişti. Ergenekon davasının hukuki değil, siyasi bir dava olduğu net verilerle ortaya çıktı. Bu siyasi içeriğin AKP eliyle kurulan yeni rejim siyasetinin parçası olduğu herkes tarafından anlaşılır hale geldi.  Sağdan sola tüm siyasi yelpazede ciddi dalgalanmalar ve duruş farklılıkları ortaya çıkaran bu süreç, liberal safları da pek çok yönüyle etkiledi. Derdinin yeni statükonun teorik kılıfını oluşturmak değil, demokratikleşme olduğunu ileri sürenler Alper Görmüş gibi yeminlilerden ayrıştı. KCK, Hopa, Odatv gibi davalar yanında AKP’nin siyasal İslamcı karakterinin, emrindeki polis gücüyle birlikte geniş toplumsal kesimler açısından ciddi bir tehdit oluşturması da buna dahil oldu. Referandumda ‘Yetmez Ama Evet’ diyenlerden, kandırıldık sesleri duyulmaya başlandı. ‘Demokratikleşmiyoruz, tekelci ve otoriter bir devlet kuruluyor’ diyenleri Ergenekonculukla suçlayanlar bile dönüp dolaşıp ‘galiba otoriterleşiyoruz’ noktasına geldi.

Bütün bunlar olurken çizgisinden bir milim sapmayan ve ‘Türkiye’de özgürlük sorunu yok, demokratikleşiyoruz’ hattında muavinlik yapmaya devam eden Alper Görmüş’ü samimi olarak kutlamak gerekiyor. Demokratlık bir yana, Görmüş ve arkadaşları, bunca sarsıcı gelişmenin içinde liberallik tanımlarını da alt üst etti, cıvık ve göreli hale getirdi. Kendisini Siyasal İslamcı iktidarın anti demokratik tarzının yarattığı hukuki-polisiye baskının silikleştirmesine adayan Görmüş, zaman içerisinde kendisini çok iyi korudu.
Görmüş, bütün bu dirayetini sağlarken daha önce ders verdiği bir alanda evrensel gazetecilik tanımlarını da ezip bir kenara attı. Polis istihbaratıyla haber-yorum yapan bir tarza hiçbir söz söylemeden, basılmadan toplatılmış kitaplar hakkında karalama yazıları yazmayı kendisine hak gördü. Türkiye’de yeni iktidar yapısı güçlendikçe başı daha fazla dönen Görmüş, bilinçli olarak araştırmaya değil, namlusunu toplumsal-siyasal muhalefet eleştirisine doğrultarak ‘devlet gazeteciliğine’ terfi ettiğini herkese gösterdi.

Görmüş’e bakarak Türkiye’de gazetecilikle ilgili inşa edilmek istenen biçimi anlayabiliyoruz. Uzun tutukluluk sürelerine, iktidarın her fırsatta basına yönelen tehditlerine, medya-sermaye ilişkisindeki çarpıklığa, yaşam tarzı üzerinden nefret yayan gazete ve televizyonlara, bu gazetelerde çarşaf çarşaf tutuklanacaklar listesi yayınlanmasına tek bir laf etmek yerine bu saçmalıkları her gün inatla haykıran BirGün’e ‘sallamak’ olmuş gazetecilik. E bravo…

İçinde olduğu rehavetin etkisiyle göremiyor olabilir ama hatırlatalım. Gazetecilik, kendi durduğu pozisyona anlam kazandırmak için siyasi iktidarın hedef ajandasındaki kesimlerin listesini hazırlamak değildir. Görmüş’ün elindeki silahın namlusu, Hrant Dink cinayetinden sonra BirGün’e, Odatv davasından sonra Ahmet Şık ve Nedim Şener’e, KCK davasından sonra Kürtlere dönüyorsa ortada bir gazetecilik değil payandalık faaliyeti var demektir.

Ergenekon soruşturması başlangıcında solda yaşanan fikri keşmekeş, bugün yerini daha temiz bir iklime bıraktı. Bu süreçte iktidarın kulağına fısıldadıklarıyla siyaset yapan sözde sol kesimlerin bugün düştükleri kuyu gittikçe daha da derinleşiyor. Görmüş’ün öfkesi, dönüp dolaşıp sola saldırması da, siyasi liberalizmin solu paralize etmesinin önüne set çekilmesinden kaynaklanıyor. Kendilerini solda AKP politikalarına destek verecek bir zemin oluşturmak üzerinden anlamlandırdılar. Deniz bitince, onlara da gerek kalmadı. Kariyer planlamalarının bu gözlemler ışığında başka alanlara kaydırırlarsa bu piyasada daha uzun süreli olabilirler.

Son olarak Alper Görmüş’ün Mithat Sancar’dan  alıntıladığı bir yazıya atfen, Sosyalistlerin Ergenekon sürecine bakışına yönelik  “psikolojik izah”ı ise ibretlik ifadelerle dolu. Ne diyelim. Gerçekten birileri çıkıp bu ülkenin geçmiş karanlık tarihiyle ilgili cüretkar  bir hesaplaşma içine girmiş olsa ve biz Sosyalistler de oyuncağı elinden alınmış çocuklar gibi “çaresizlik” ve “içten içe bir panik içinde” olmayı çok isterdik. Oysa asıl paniği sanırım Alper Görmüş yaşıyor; çünkü artık “derin devletle mücadele eden bir AKP” söylemine,  artık kimse inanmıyor.